PRESOKRATİKLERİN ARKHE ARAYIŞI
İlk Çağ felsefesinin ilk dönemi, Doğa Felsefesi ya da Presokratik Felsefe olarak adlandırılır. Bu dönem felsefesi, doğa ve varlık felsefesi olarak kendini gösterir. Bu dönemde, varlık üzerine sistematik bir düşünce faaliyeti söz konusudur ve kendilerine naturalist veya fizikçiler denilen bu dönem filozofları, görünüş ve gerçeklik arasında bir ayrım yaparak doğadaki olayların temelinde temel ve düzenli bir yapının olduğuna inanmışlardır. Doğada meydana gelen olayların çokluğunun onun düzenini anlamayı zorlaştırdığını düşünürler. Bu filozoflar, çokluğu her şeyin kendisinden türediği bir birliğe indirgeyerek daha doğru olacağını düşünmüşler. Bu çokluk problemini ‘’arkhe’' denilen ilk maddeti tespit ederek çözeceklerini düşünmüşlerdir. Onlara göre, arkhe problemini çözebilmek evrenin gizemini çözmek demekti. Presokratik Dönem filozoflarının, arkhe arayışı nihilizmdeki hiçten hiçbir şey çıkmaz anlayışına dayanmaktadır. Buna göre, varlığı bir başka şeye gerek duymayan, kendi kendisinin nedeni olan ve yok olmayan bir arkheyi kabul etmek bir zorunluluktu. 

MÖ 625 yılında doğmuş, Milet okulunun ilk filozofu olan Miletos’lu Thales ile başlayan Doğa felsefesi yaklaşımı, doğayı sistem olarak anlamaya çalışma çabasıdır. Thales’e göre her şeyin arkhesi su’dur. Thales’in sözünü ettiği madde kendiliğinden canlıdır. Bu madde kendiliğinden değişebilir ve türlü biçimlere girebilir. Ona göre bu madde yaratıcı bir şeydir. Thalese göre her şey tanrılarla doludur. Bu da şu anlama gelmektedir: Her şey canlıdır, her şey, içinde tanrısal bir yaratıcı taşıyan su ile doludur. Thales’in arkhe olarak suyu seçmesinin temelinde, evrendeki değişim boyunca neyin sabit kaldığının ve farklılıktaki birliğin sorgulaması yatmaktadır. Thales evrende bir değişim olduğunu kabul etmektedir ancak değişmeyen ve evrenin yapı taşı olan tek bir şeyin olması gerektiğine inanır. 

 Thales’in öğrencisi olan Anaksimandros da bir arkhenin varlığını kabul etse de bu arkhenin su olup olmadığı üzerine düşünmüştür. Thales gibi, o da tümevarımsal düşünceyi benimser ve ona göre evrende var olan her şey, belirli ilke ve yasalara uygun olarak, bir düzen içerisinde meydana gelmektedir. Anaksimandros bu düşüncesinden hareketle, evrenin aperion yani sınırsız olan dediği bir yapıdan oluştuğunu savunmuştur. Aperion düşüncesi, onu sonsuz sayıda evren olması gerektiği fikrine götürmüştür. Bu bağlamda, sonsuz sayıda evren için de sonsuz sayıda maddenin olması gerektiğini savunmuştur. Anaksimendros’a göre belli bir doğa vardır ve bu doğa varolan şeylerin ilk ilkesidir. Gökler ve dünyalar ondan gelmektedir. Sonu ve yaşı yoktur, tüm dünyaları içermektedir. Thales, arkheyi su olarak belirleyerek onu belli, bilinen bir madde olarak betimlemektedir. Fakat Anaksimendros’a göre bu yanılgıdır çünkü her belli, belirli olan şey sonlu ve sınırlıdır yani karşıtı ile sınırlanmıştır. 
 Evrenin ana maddesi üzerine düşünen, Milet Okulu’nun son filozofu Anaksimenes’tir. Anaksimenes, aer yani hava’yı arkhe olarak öne sürmüştür. O, arkhe olarak havayı öne sürerken diğerleri gibi, birlikten çokluğa nasıl geçildiği sorunu ile ilgilenmiş ve aynı zamanda çokluktan birliğe geçişi de ortaya koymuştur. Onun havayı kabul edişi, bir bakıma Anaksimandros’tan geriye gidiş olarak kabul edilmektedir. Fakat Anaksimenes bir taraftan tözün veya arkhenin “belirli” olduğunu kabul ederken öte yandan ise onun sonsuzluğunu onaylamaktadır. Yani Thales’ten aldığı tözün belirli bir varlık olduğu öğretisini Anaksimendros’tan aldığı tözün sonsuz olduğu öğretisi ile birleştirmektedir. Anaksimenes, değişim ve dönüşümün, havanın değişik oranlarda niceliksel olarak değişmesinden ibaret olduğunu öne sürerek evrendeki değişmenin niceliksel bir yönü olduğunu ortaya koymuştur. Anaksimenes’in varlığın ilk maddesini hava olarak belirlemesi, aslında bir nevi mistik bir nitelik taşımaktadır. Çünkü o, havanın Tanrı’nın varlığı ile dolu olduğu ve insan ruhu ile özdeş olduğunu ileri sürmüştür. 

 Milet Okulu’nun üç filozofundan sonra arkhe kavramını ele alıp, ona bambaşka bir boyut kazandıran Pisagor’un, matematik bilimi ile yakından uğraştığı bilinmektedir. Bundan dolayı sayılardan edindikleri bilgileri genişleterek sayıları bütün varlığın arkhesi olduğunu söylemektedir. Ona göre, belli bir sayı belli nitelikleri ile adalettir, bir başka sayı ruhtur, bir başkası akıldır, vb. Böylece her şey için sayıdan bir karşılık buldukları görülmektedir. Müzikteki harmoni yasalarının sayılarla anlatılabileceğini gördükten ve bütün olayların sayılara tabii bir yakınlıkları olduklarını anladıktan sonra sayıların, bütün varlıkların öğeleri olduklarını ısrarla vurgulamaktadır. Ona göre nesnenin özü, gerçeği sayıdır. Pisagor ve arkadaşları arasında birbirinden farklı iki görüş olduğu anlaşılmaktadır. Aristoteles’e göre bazıları sayıların ilkelerinin her şeyin ilkeleri oldukları ve bütün dünyanın sayı ve uyum olduğunu ileri sürmektedirler. Böylece onlara göre sayılar, şeylerin kendisinden çıktıkları ve kendisine döndükleri şey, yani onların içkin nedeni ve tözleridir. Buna karşın diğerleri ise sayıları, şeylerin taklit ettikleri örnekler olarak almakta ancak bu örneklerin kopyalarından ayrı olmadıklarını düşünmektedirler. 

 Miletli doğa filozoflarıyla başlayan, herşeyin kendisinden yapıldığı temel şeyin yani arkhenin ne olduğunu sorgulama, Efes Okulu'nun en önemli düşünürü olan, her şeyin bir akış içinde olduğu düşüncesiyle ün kazanmış Herakleitos’la devem eder. Herakleitos evrenin temel maddesinin ateş oluğunu ileri sürmüştür. Evreni oluşturan temel maddeyi, bir başka maddeyle, ateşle özdeşleştirerek Miletli filozofların tekçi yaklaşımını izler. Bunun yanı sıra, evrenin başı sonu olmayan bir değişim içinde sürekli akan bir süreç olduğunu ileri sürerek, ana maddeyi kendi kendisiyle özdeş, kalıcı, doğanın değişmez tözü sayan Miletlilerden ayrılır. Herakleitos doğada “her şeyin aktığını”, hiçbir şeyin bu akış sürecinin dışında kalmadığını belirtir. Evren, her şeyi kemirerek ilerleyen bir süreç olarak ateşten meydana gelmiştir. Evren, bir yandan sürüp giden bir devinim, diğer yandan da “sürekli çatışan karşıtların savaşımı” olarak görür.